Ankara’da bir dükkândan Fortune 500 listesinde devleşen global bir holdinge… Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç, şirketin asırlık yolculuğunu; babası Vehbi Koç’tan devraldığı mirası ve dersleri, dünyanın dört bir yanına uzanan büyük dönüşümü anlatıyor. Tren kompartımanlarında başlayan çocukluk anılarından yapay zekânın ürkütücü hızına, Türkiye’nin sanayileşme sancılarından yeni dünya düzenine uzanan bu samimi sohbet, sadece bir şirketin hikâyesi değil, aynı zamanda memleketin kalkınma serüveni
Bir bakkal dükkânından global bir dev doğurmak… Vehbi Koç ile başlayan Koç Topluluğu’nun 100 yıllık yolculuğu yalnızca bir başarı öyküsü değil, aynı zamanda disiplin, itibar ve dönüşümün hikâyesi… Bu mirasın büyütülmesinde ve bugünlere taşınmasında en büyük pay sahiplerinden Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç ile Nakkaştepe’de buluştuk. 100 yıllık yapının taşlarının nasıl üst üste konulduğunu, yerelden globale uzanan bu sürecin nasıl inşa edildiğini konuştuk.
Koç Topluluğu’nun 100. yılı nedeniyle size konuk olduk. Cumhuriyet tarihinde ne kadar az şirket var 100 yılı kucaklayabilen. Sizi de tebrik ederiz, bu yolculuğun çok büyük bir kısmına siz önderlik, liderlik ettiniz. O yüzden genel bir değerlendirmenizi alarak başlayabilirim.
100 yaşın üzerinde 71 şirket var Türkiye’de. Bunların 36’sı 1900’den evvel, yani 19. asırda kurulmuş şirketler. 48’i de aile şirketi. Bunların çoğu yok olmuş, bazılarının ismi kalmış, aile yok olmuş. Yok olma sebepleri varlık bölüşümü, aile meseleleri, ortakların geçinememesi, dünyanın ya da Türkiye’nin değişimine ayak uyduramamaları olmuş. “Kötü idare” diyebiliriz. Bu nedenlerle yok olmuşlar. Bazıları da Türkiye’nin büyümesine ayak uyduramamış. Küçük çapta kalmışlar. Bu da enteresan.
Büyüyerek ve bunu koruyarak yaşayan az şirket var. Vehbi Bey’in ardından sorumluluk sizdeydi. O yıllara dönüp baktığınızda, siz bu sorumluluğu nasıl anlatırsınız?
Ben şanslıydım. Çünkü işe başladığım zaman babam sağdı. İyi ve kurumsal bir şirket devraldım. Değerli idareciler vardı. İdare etmekte pek sıkıntı çekmedim.
Babamızın bir nasihati vardı: “Dirlik ve birlik aile arasındadır.” Dört kardeş çok iyi geçindik. Babamızın tavsiyelerine uyduk. Aramızda ihtilaf olduğu zaman dahi dışarı sızdırmadık ve tek ses çıktı daima. Tabii babamızın idare tarzı, görüşleri zaman zaman bize uymazdı. Profesyonellerin görüşlerini alırdık. O bakımdan şansımız vardı. Ben de şimdi çocuklarıma ve torunlarıma aynı tavsiyelerde bulunuyorum.
Vehbi Bey’in kırmızı çizgileri nelerdi aileyle ilgili?
Babamız “Katiyen politikaya ve basın sektörüne girmeyin” dedi. Kırmızı çizgisiydi. Biz de buna harfiyen uyduk. Müdürlerimizle iyi geçindik, onların görüşlerinden, fikirlerinden hep istifade ettik. Dolayısıyla fazla bir çalkantıya uğramadan geçirdik.
Sizin yönetimde görev almanızla Koç Holding’de ne değişti?
Geçiş kolay olmadı. Babamızın iş anlayışı ile bizlerin iş anlayışı her zaman aynı değildi. Ben ilk defa Koç Holding Yönetim Kurulu’na yabancıları çağırdım. İtirazlar oldu. Yabancı geldiği zaman çok dikkat etmek lazım. Çünkü onlar kategorik olarak ciddiyet getiriyorlar toplantılara. Eskiden biliyorsunuz, karar alırdık, imza faslı arkadan gelirdi. Onların bulunduğu toplantıların raporu yazılır, rakamlar gözden geçirilir, gerekli teati edilir ve bir neticeye varılır. Sordukları suallere cevap verilir, dolayısıyla bu durum toplantılara yeni bir boyut ve disiplin getirdi. Bu da çok önemlidir.
Hangi yıl başlamıştı yabancılarla iş birlikleriniz?
Yabancıların İdare Meclisine girmeleri 1974 senesinde başlar. Bunların bir kısmı okuldan veya sanayiden tanıdığımız insanlardı. Sonra sonra sahalarında temayüz etmiş iş insanlarını davet ettik. Çoğu kabul ettiler. Pek de faydası oldu. Yönetim Kurullarımızın lisanı İngilizcedir.
İlk kim girmişti yönetim kuruluna yurt dışından?
İlki hatırlıyorum. Jacques Nasser Lübnan asıllı bir Amerikalıydı. Koç Grubu’nun ticari vasıtalara yönelmesini o söylemişti. Ford’un CEO’su. Çok önemli bir adamdı. Ford’a Aston Martin’i, Jaguar’ı, Range Rover’ı alan, Volvo’yu satın alan oydu. Değerli biridir.
Başka getirdiğiniz yenilikler nelerdi ilk görev aldığınızda?
Arthur Bloomingdale diye bir adam vardı. Meşhur Bloomingdale’s mağazalarını kuran ailedendi. Sosyal hayattan kendisini tanıyordum.
“Rahmi” dedi, “Bir şirket kurdum ve kredi kartı işine başlayacağım.” “Kredi kartı nedir?” diye sordum. “Biz” dedi “6 kişi bir gün lokantaya gittik.
Yedik içtik. Hesap geldi. Ben elimi cebime attım, para yok. O attı, bu attı, yok… Lokantacı “Birinizi burada rehin alacağım, gidin parayı getirin, ondan sonra arkadaşınızı bırakayım” dedi. İşte o zaman kredi kartı fikri Arthur’un aklına gelmiş. Lokantalarda, yemek yenen yerlerde borcun kredi kartı ile ödenmesinden ötürü karta “Diners Club” ismini vermiş. İşte bizim Arthur Bloomingdale, Diners Club kredi kartını bulan adamdır. Gel bunu seninle kuralım dedi. Babamıza gittik. Daha kendimizin de az bildiği bu konuyu anlattık. “Aklınıza yatıyorsa yapın” dedi.
Başka bir yeni iş ise Duty Free Shop’lardı. Bir gün Zekeriya Atilla isminde bir vatandaş geldi. Almanya’da oturup Pan Am’de çalışıyormuş. “Efendim, gümrüklerde yeni bir konsept, duty free işleri başlayacak, alakadar olur musunuz?” diye sordu. Bu iş gümrük birliği anlaşması olan ülkelerde geçerliymiş. Sonra tüm dünyaya yayılmış. Yine babamıza gittik. Bizim de hiç bilmediğimiz bu işi anlattık.
2 sual sordu: “Bu işe inanıyor musun? Sonunda zarar var mı?”
“Bu işe inanıyorum” dedim, sonunda zarar var mı sorusuna da “Hayır” cevabını verdim. O zaman peki dedi.
Sonra Arthur’dan yine bir öneri geldi. “Uçaklarla farklı yerlere gidiyoruz” dedi. “Uçaktan inince taksi bulmak zor oluyor. Halbuki inince araba seni beklese, gidip anahtarını alıp kullansak” dedi. “Araba kiralama işine başlanabilir” dedi.
Babamıza anlattık. “Yani” dedi, “Araba bizim.” “Evet” dedim. Sigortası? “Benzini biz koyuyoruz.” “Evet” dedim. “Yahu eloğlu istediği yerden alır, istediği yere bırakır. Olur mu öyle şey?” dedi. “İstediği yerde bıraktıktan sonra ya parayı ödemezse?” dedi. Neyse, bir şekilde ikna ettik, başlattık işi.
Babamızın söylediği benim de aklımdan geçmişti. Kendisini ikna etmek için müdürler dahil birkaç seans yaptık. Nihayet “Zarar edene dek kabul ediyorum, olmazsa şirketi kapatırsınız” dedi. Biz de kabul ettik. Bu şekilde kendisini ikna ettik ve şirketi kurduk.
Kredi kartı işine geri döneyim… Hiç kimse kredi kartını kabul etmiyor. Bilmiyorlar. Bu duty free işinden gelen nakdi ben daha evvelden kartla işlem yapılacak yerlere gönderirdim.
Mesela Uludağ’da kış. Herkes kayağa gidiyor. “Bak” derdim otel müdürlerine, “Bu para kredi kartıyla yapılan işlerin karşılığı. Eğer kart borcu ödenmezse paranı buradan alırsın.”
Büyük lokantalara gittik, büyük otellere gittik. Bunları gören küçük esnaf da yavaş yavaş kabul etti. İlk kredi kartı Diners’ı yaptık. Çok zor oldu. O zaman ödemeler makinelerle alınırdı. O makinelerden çıkan slipleri Maliye’nin fatura olarak kabul etmesi üç sene sürdü. Nihayet kabul ettiler.
Kredi kartı işine böyle başlamıştık, fakat başka bankalar Visa’yı kurdu. 5-6 banka birleşti, Diners’ı öldürdüler. Böyle işler için babamızı ikna etmekle uğraştık.
Vehbi Bey’i ikna etmek zor olsa da birçok yeni işi başlatmayı da başardınız…
Bazen de boyumuzun ölçüsü mü dersiniz, ders almak mı dersiniz, hata yapmamıza müsaade ederdi, ama hep muayyen çerçeve içerisinde. Dolayısıyla ben de yabancı hesap uzmanlarının gelip hesapları kontrol etmesini sağladım. Denetim aldım. Yönetimimizdeki yabancılar bize çok şey öğretti.
Vehbi Bey’in bazı özellikleri var, o özelliklerin içinde hangisi daha ön plana çıkıyor? “Babanızdan ne öğrendiniz?” diye bakınca?
“Vehbi Koç’u nasıl tarif edersiniz?” diye soruyorsunuz bana. Şöyle izah edeyim: Vehbi Koç eşittir itibar. Hayatını itibar üzerine kurmuştur. Bir mottosu vardı: “Ben alacağımı tahsil edemesem dahi borçlarımı son santimine kadar zamanında ödemek durumundayım.” Onun için kuvvetli öz kaynakla çalışmayı tercih ederdi. Hep güçlü öz varlıkla çalıştı. Bankaların eline mahkûm olmak istemezdi. Hatta öz sermaye ile çalıştığı için birçok banka kendisini tenkit etmiştir.
Bankalar Vehbi Koç’a borç vermek için yarışırdı. Vehbi Koç çok çalışırdı, gece demez gündüz demez çalışırdı. Kazandığı parayı da hep şirketin içine koyardı. Çok çalışmaktan sürmenaj olmuş. Ben görmedim o halini. Hasta olmuş çalışmaktan. Viyana’da bir Profesör varmış, ona gitmiş. Doktor kendisine “Sen devamlı kafayı çalıştırmışsın, vücudunu hiç çalıştırmamışsın. Dolayısıyla böyle devam edemezsin. Sana üç tavsiyem var: ya ata bin ya tenis oyna ya da ava git” demiş. Vehbi Bey üçünü de denemiş ve atta karar kılmış.
O zamanlar ben daha çocuktum. Her pazar sabahı 8’de ata binerdi. 3 tane atı vardı. Birine seyis, birine de çok sevdiği bir terzi olan Mustafa Cuditepe’yi bindirirdi. O zamanki Ankara’da bugünkü gibi dağ taş bina olmamıştı. Çok güzel araziler vardı. Zaman zaman dört nala, zaman zaman tırıs giderlerdi. Hendeklerin ve çalıların üzerinden atlardı. Öğlen saat 1’e doğru eve dönerdi.
O zaman nerede oturuyordunuz?
Ankara Keçiören’de otururduk. Yazları da Büyükdere’ye giderdik. Evimiz yoktu. Deniz kenarında ahşap bir bina olan Mardiros Otel’de kalırdık. Üst katta yatak odaları, orta katta oturma salonu, alt katta ise lokanta ve bar vardı. Önünde de güzel bir terası vardı.
Yataklı vagonda İstanbul’a gelirdik. Evde dolmalar, köfteler, yiyecekler hazırlanırdı. İki kompartıman tutulur, arası açılırdı. Ama babamız vagonun lokantasında yerdi.
Annem çok titizdi. Yatak, yorgan, yastık takımları Ankara’dan bir denk içinde evvelden trene konurdu.
Haydarpaşa’ya inildiğinde babamın Mösyö Anastasian isminde muhteşem bir adamı vardı. O bizi karşılar, rıhtıma hazır yanaşmış koskocaman takaya denkler ve diğer eşyalar doldurulurdu. Bizler de biner, Büyükdere’ye doğru denizden hareket edilirdi. Takanın düşük devirli dizel motoru arkadan halkalar çıkararak giderdi. Mösyö Anastasian bu yolculukta bize taze ekmek içinde peynirli sandviçler, domates, salatalık, kavun ve karpuz ikram ederdi. Ben 5-6 yaşlarındaydım.
Her gün rıhtımda balık tutardım. Bir gün koca bir izmarit tuttum. Daha oltadan çıkaramadan yanımdaki kedi balığı kaptı. Mantara sarılmış olta açıla açıla arkasından onu kovaladım. Ani bir fren sesiyle irkildim, meğer bir araba bizi eziyormuş. Tekerleğe yarım metre kala kurtulduk. Balık kedide kaldı, ben de arabanın sahibinden azar işittim.
Vehbi Bey iş yaparken çevresini işe hep katmış değil mi? Ankara’da ilkleri yapmış…
Vehbi Bey askerliğinin bir kısmını Meclis’te kâtip olarak yapmış. Meclis’in nasıl çalıştığını, bürokrasiyi çok iyi bilirdi. Çok sıkı Atatürkçüydü, Cumhuriyetçiydi. Atatürk Cumhuriyet Bayramları’nda Ankara Palas’ta balo verirdi. Erkekler frak, kadınlar tuvalet giyerlerdi. Annemle babam davet edilirlerdi oraya.
Gitmeden evvel de Rıdvan Kırmacı, hiç unutmam, annem ve babamın fotoğrafını çekerdi. Vehbi Bey uzun müddet Ankara Ticaret Odası Başkanlığı’nı yapmıştı. O zaman Ankara’daki esnaf, İstanbul’daki çoğu gayrimüslim olan büyük ithalatçılardan malı alır Ankara’da satarlardı. Vehbi Koç’un aklında hep “Niye onlar yapıyor da biz yapamıyoruz?” sorusu vardı.
Müslüman Türkler ticaret hayatında pek yoktu sanırım…
O devirlerde Müslümanlar daha ziyade asker olurlar yahut devlette çalışırlarmış. İş yapmak, ticaret ayıp sayılırmış demek istemiyorum ama o tarzda bir şey yokmuş. Vehbi Bey de “Ben niye onlar gibi olamıyorum?” diye başlamış. Onlar gibi olmak için bir şirket kurmak lazım.
Ankara’da doğru dürüst idareci yok. Ne yapmış? Gayrimüslimleri yanına almış. Museviler, Ermeniler, Rumlar… Bakmış yetişmiş Türk idareci yok. Devlette çalışıyorlar. Devlet yurt dışına göndermiş. Gelenler Sümerbank’ta, şeker fabrikaları, kâğıt fabrikalarında çalışırlarmış. Onların arasından idareciler almış. Öyle bir nüve kurmuş. Yurt dışından gelenler lisan bilirlerdi. Vehbi Bey onların lisan bilgisinden istifade ederdi. Önce mümessillikler almış. Biraz ilerleyince ortaklık ortaya çıkmış. Yabancılarla ortak olup onları tanıyınca üçüncü kademe yarı montaj, yarı imalat işine dönüşmüş.
Bu safhada Ankara’daki bürokratlar daha fazla katma değer elde edebilmek için sanayiye ve Vehbi Koç’a baskı kurmuşlar. Zamanla tam imalat safhasına dönüşmüş. Vaktiyle fabrika duvarlarına parçalar asılırdı. Bunların hangileri yerli, hangilerini ithal ediyoruz, ilgililere ve müfettişlere izah edilirdi.
Mesela bazı parçalar vardı ki dünyada sadece 2-3 şirket imal eder, tüm sanayiye satardı. Onların bile imalatını yapmamız için ısrar ederlerdi. Ondan sonraki dönem son imalattı.
İşinde çok titiz bir girişimciymiş Vehbi Bey…
Herhangi bir işe başlamadan önce kurmaylarını toplar, fikirlerini alırdı. Hesap üzerine hesap yapardı. Nihayet karar gelirdi. İş bazen uzar, fırsatlar kaçardı. Hata yapmaktan çekinirdi. Hep itibarına öncelik verirdi. Vaktiyle süratle para kazanmış, zengin olmuş birçok iş arkadaşının iflas ettiğini, intihar ettiğini, beş parasız kaldığını gördüğünden her zaman kuvvetli bir bilanço ile çalışmaya özen gösterirdi. “1 milyon lira kazanıp 1 milyon 1 lira harcarsanız fakirsiniz, 10 lira kazanıp 8 lira harcarsanız zenginsiniz” derdi. Bunun manası ayağını yorganına göre uzat.
Vehbi Bey kitabında “Devletim ve ülkem var oldukça ben de varım” diyor. Bu söz sizin de pusulanız mı oldu? Bu sözü global bir oyuncu olarak ileri taşıdığınızı söyleyebilir miyiz?
“Bu topraklarda yaşıyorum, bu kanunlar ile çalışıyorum, burada para kazanıyorum, burada vergi ödüyorum; dolayısıyla memlekete borçluyum” derdi.
Holdingin önemli eşiklerinden biri tam imalata geçmek diyebiliriz…
İmalat kolay değil. O zaman ekonomi küçük. Çok adet yapmanız lazım para kazanmak için. Dolayısıyla o bizi ihracata sevk etti. İmalat için personel lazım, teknoloji lazım.
Örnek vereyim: Ford kamyonları yapıyoruz, o zamanki adları Trader, bunları İngiltere’den Dagenham’dan montaj parçalarını getirtiyorduk. Teknolojiyi ithal etmeye başladık. Her şeyin ilkini yaptığınız zaman yollarınızı açıyorsunuz. Gerek hukuki gerek kanuni…
Yine bir misal vereyim: Yaptığımız kamyonların şoför mahallerinin tavanı atıyor. Nasıl oluyor bu, araştırdık bulamadık. İngiltere’den mühendis getirdik. Adamlar baktı, dediler ki: “Biz buna dört yerden punta atarız. Sizinkiler sağlam olsun diye tamamını atmışlar ve dengeyi bozmuşlar.”
Kamyonda “kamber kastere” girince tavan atıyormuş (Aracın jant açısı, rot ayarı, yol tutuş dengeleri).
O zaman yan sanayi hiç yoktu. Bunların hepsini biz yapmak zorunda kaldık. Mesela biz akü, lastik, buji, döşeme, enstrüman paneli işine girdik. Cam üreten vardı, onun için o işe girmedik. Bunlar mecburiyetten oldu. Sonradan başka imalatçılar devreye girince yan sanayi şirketleri kuruldu.
Vehbi Bey hep çok itinalı, hesaplı olmuş. Bu size de geçti mi?
Vehbi Bey daima toplantıdan evvel bütün konuşacaklarını, bütün rakamları, bütün bilgileri çok inceleyerek hazırlanırdı. Bizden de böyle yapmamızı isterdi, “Toplantıda avantajın olur” derdi. Ben de hep “Benim her zaman vaktim yok, bana bir özetini getirin” derim. Bunu Churchill’den öğrendim. Churchill harpte “Fazla vaktim yok, bir sayfadan uzun mektup okumam” dermiş. Churchill deyince aklıma geldi. Vehbi Koç öğle yemeklerinden sonra uyurdu. Churchill, harbin en şiddetli zamanında bile öğle uykusundan vazgeçmezmiş. Churchill bunu İsmet Paşa’ya anlatmış. Hatta İsmet Paşa pijama giymez, entari gibi uzun gömlek giyermiş. İsmet Paşa Mösyö Burla’ya öğretmiş. Mösyö Burla da babama. Ben de babamdan öğrendim.
Sizin de “şekerleme” alışkanlığınız var…
Evet. Hakikaten yattığınız zaman günü ikiye bölüyorsunuz. Kalktığınız zaman yine sabah 07.00’de kalkmış gibi taze oluyorsunuz ve işe koyuluyorsunuz. Ben İsmet Paşa’yı iyi tanırdım. Annem Mevhibe Hanım’la yakındı. Özden Hanım ile Samoş (Semahat Arsel) aziz ahbaptır.
Ben Ömer ile çok yakın dosttum. Erdal İnönü sıcak bir insan değildi. Allah rahmet eylesin. İyi bir ilim adamıydı. Metin Toker onların ailesine damat olarak girince daha sık görüştük. Metin Toker damat olunca İsmet Paşa’nın berberi bir randevu istiyor. Toker “Benim berbere ihtiyacım yok” demiş. Adam ısrar etmiş ve gelmiş: “Beyefendi ben söyleyemem ama İsmet Paşa bir tıraş için 20 senedir 2.5 lira veriyor, acaba bunu artırabilir miyiz?”
İsmet Paşa’nın yanında içkisini bir tek o içerdi.
Mevhibe Hanım Paşa eve gelip antredeki koltuğa oturunca ayakkabılarını çıkarıp terliklerini giydirirdi. Müthiş bir aile sevgisi ve saygısı vardı. Bir ağırlıkları vardı.
Sizin de babanızın yanında yapamadıklarınız var mıydı? Suna Kıraç’ın kitabında söz ediliyor bunlardan…
Biz babamızın yanında konuşamazdık. “Sofrada sual sorulduğu zaman cevap vereceksin, onun dışında konuşulmayacak” denilirdi. Babanın yanında iki elin yanlarda duracak, ceketini iliklemeden karşısında durmak olmazdı. Hele ayak ayak üstüne zinhar atamazdınız.
Şimdi vergi ödememek norm oldu. Vehbi Bey vergisini bir gün evvel öderdi. Ve herkesin vergi ödemesini takip ederdi. Bayilere de sorardı: “Ne kadar vergi ödüyorsun?” diye. Vergi kaçıran, vergi vermeyenlerden hiç haz etmezdi. Vergi rekortmenlerinin ilan edilmesine karar verilmesinde Vehbi Koç etkili olmuştur. Hükümeti ikna etti: “Ben vergilerimi düzenli ödüyorum, vergi verenler açıklansın” dedi. Veren vermeyen bilinsin istedi.
O günlerden bu zamana Koç Ailesi hep listede baş sıralarda değil mi?
Türkiye’de ödenen verginin yüzde 8’ini biz ödüyoruz. Bir zamanlar Gayrisafi Milli Hasıla’nın yüzde 9’unu yapardık. Verginin de yüzde 11’ini öderdik. Özal zamanında bir çalışma yapılmıştı. Herkes vergisini düzenli ödese, vergi oranlarını indirmek mümkün olurdu. Çok enteresan. Şimdi vergi ödememek, kaçırmak demiyorum, bir norm haline geldi. Bunu çok tehlikeli buluyorum.
Koç Holding ailesi için de Arçelik’in çok özel bir yeri var. Sizden dinleyelim mi?
Lütfü Doruk diye bir imalatçı vardı. Vehbi Bey’e gelmiş, “Ben metal ofis eşyası yapmak istiyorum, buna ortak olur musunuz?” diye sormuş. Vehbi Bey “Biz tahta dolap biliyoruz” demiş. Lütfü Bey “Basit bir imalat” diyerek “Bunu yaparsak memleket döviz tasarruf etmiş olacak, çünkü bunlar ithal ediliyor” diye ısrar etmiş. Vehbi Bey kurmaylarına soruyor, çünkü hata yapmaktan korkuyor. Oturuyorlar, konuşuyorlar. “Alt tarafı bir sacı alacaksın, bükeceksin, bir de kilit koyacaksın” diyorlar. “Olur” diyor ama “Bir şartım var, ben ekseriyette olacağım.” Lütfü Bey kabul etmiş, şirketin adı Erel Çelik ismiyle kuruluyor. Lütfü Bey fabrikanın başında. Gel zaman git zaman bir adam çıkıyor, “Erel Çelik ismi bana aittir” diyor. Bizi dava edip kazanıyor.
O zaman müdürümüz, Sümerbank’ın eski müdürü Hulki Alisbah “Peki o vakit biz de ismini Arçelik yaparız” diyor. Arçelik markası böyle doğuyor. Önce çamaşır makinesi yapalım deniyor. Tabii motor yok, ithal ediyorlar. Makine yok, yapıyorlar ve Arçelik’in beyaz eşya temeli böyle atılıyor.
Bugün Arçelik alanında dünya devi oldu…
57 ülkede 122 iştiraki var. 13 ülkede 38 fabrikası, 22 markası var. 150 ülkede 43 bin 900 çalışanı var. Her gün 44 para birimini idare ediyorlar. Dünyadaki ofislerimizde 45 yabancı dil konuşuluyor. Geçen sene 33 milyon 200 bin parça beyaz eşya üretmişler. Sadece beyaz eşya, diğerleri hariç.
Grubun bünyesinde daha çok kontrollü risk almak mı, cesaret mi, kurumsallaşmak mı, dünyayı takip etmek mi etkili oldu?
İhracatta dünyayı takip etmeye mecbursunuz. Memlekette ihracatçıları etkileyen kararnameleri takip etmelisiniz. Global şirketlerin nereye gittiğine bakmalısınız. Müşterinin satın alma trendlerini takip etmelisiniz. Siz mutlaka biliyorsunuzdur. Koç Holding Fortune 500’deki ilk Türk şirkettir, 1995’te girdiğimizde 482’nci sıradaydık. Bugün 191’inci sıradayız. Yani enternasyonel olduk.
Son 10 senede Fortune 500’de 140 şirket listeden düşmüş, 140 yeni şirket girmiş. Listeye yeni girenler dünyanın yeni gidişatına ayak uyduranlar. Coğrafi olarak baktığımızda Amerika’dan 128, Çin’den 96, Fransa’dan 31, İngiltere’den 29, Almanya’dan 28 şirket var. En hızlı artış Çinlilerde. Çinlilerin 25 yılda 10 şirketten 128 şirkete çıktıklarını görüyoruz. Amerikan, Japon ve İngiliz şirketleri azalmış.
En büyük mirası nedir Koç Holding’in?
Benim en büyük arzum toplam döviz gelirlerimizin yarısının ihracattan gelmesiydi. Yurt dışı gelirlerimiz hâlâ toplam ciromuzun yüzde 31’i. Ümit ediyorum ki bunu gelecekte yakalayacağız.
Türkiye’nin ihracatının yüzde 7’sini gerçekleştiriyoruz. Otomobil ihraç ediyoruz, turizm geliri, duty free geliri var. Akaryakıt, jet yakıtı ihraç ediyoruz. Marinacılık var, yat yapıp ihraç ediyoruz. Yurt dışında bankamız var. Madencilik yapıp altın satıyoruz. Rent a car geliri var. Bunları topladığımız halde yüzde 31’deyiz. Çünkü toplam ciromuz 105 milyar dolar. Onun için Fortune 500’deyiz.
Büyük ekonomik krizlere tanık oldunuz Türkiye ve dünyada. Hiç “bu iş böyle gitmez” dediğiniz, “düzelmez” dediğiniz dönemler oldu mu?
Biz babadan güçlü, itibarlı bir grup aldık. Gerek memleket gerek dünya ekonomisindeki iniş çıkışlara karşı muafiyet kazandık. Kriz zamanında yapılan yatırımlar kriz geçince devreye girer ve sizi daha güçlü yapar.
Dünyada dengeler değişiyor. Yeni dünya düzeni kuruluyor. Türkiye değişime ayak uydurabilecek mi? Siz Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Sizin de bahsettiğiniz gibi dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkenin eline yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü; üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu “gücün kadar konuş” dönemi.
Amerikan Hastanesi’nin kuruluş hikâyesi nasıl başlıyor?
1920’de Amiral Bristol İstanbul’da işgal kuvvetlerinin başına geçiyor. Şehre bakıyor, halk perişan. En azından kendi adamları için bir hastane kurmak istiyor ve Babıali tarafında Amiral Bristol adıyla bir Amerikan hastanesi kuruyor. Vehbi Koç’tan sonra Amiral Bristol’un ismi kalkıyor ve hastane Amerikan Hastanesi ismiyle anılmaya başlıyor. Aynı dönemde Amerika’da bir vakıf oluşturuluyor, devlet bu vakfa para aktarıyor ve vakıf da buradaki hastaneyi finanse ediyor. Başlangıçta hastanenin imkânları sınırlı. Bazı hastalar yurt dışına gönderiliyor. Hastane daha sonra Nişantaşı’na taşınınca Türkiye’deki yabancı şirket yöneticileri idareye giriyor. Yönetimde birkaç Türk de yer almaya başlıyor: Ferruh Verdi, Eli Acıman, Vehbi Koç…
Hastanenin finansman yapısı zaman içinde nasıl değişiyor?
Türkiye’de yaşam standardı yükseldikçe Türkiye’ye gelen fon azalıyor, kaynaklar daha yoksul ülkelere kayıyor. Bu noktada yabancı şirketlerin merkezlerinden destek sağlanmaya başlanıyor. O sıralarda işin başındaki Dr. Winkler hastaneyi büyütmek istiyor, büyük bir arazi alıyor ve bunu alırken bankalara borçlanıyor. Borca da Vehbi Koç, Eli Acıman ve ben kefil oluyoruz. Ancak hastane inşaatına para bulunamıyor, üstelik inşaat müsaadesi de alınamıyor.
Bir cumartesi öğleden sonra bir adam attan düşüyor, kolunu kırıyor. O günkü nöbetçi doktor hastayı ameliyat ediyor. Meğer adam batıklara dalarmış ve oradan çıkardığı hurdaları satarmış. Bizim avukat arkadaşımız, “Sen bizi dava edemezsin, biz bir Amerikan şirketiyiz” diyor. Adam New York’ta dava ediyor bizi. Davanın rakamları yükseliyor. Hiç olmazsa bir noktada cezayı dondurmak üzere mahkeme dışı anlaşmaya gidiyoruz. Amerika’daki vakıftan kalan son 1 milyon USD’yi de adama veriyoruz. Vakıf tam takır kuru bakır hale geliyor. Amerikalılar artık daha fazla finansman sağlayamayacaklarını söylüyor.
Bir gün Amerikan Büyükelçisi ve bir gün de Başkan’ın temsilcisi bana geliyor. “Bu hastaneyi sizin vakıf alır mı?” diye soruyorlar. Buna tek başıma karar veremem deyip konuyu Vehbi Koç’a götürüyorum. O da “Biz kalorifer kazanı yapıyoruz, kibrit, ampul yapıyoruz, kamyon monte ediyoruz. Hastane ile ne işimiz var?” diyerek reddediyor.
Durumu anneme anlatıyorum. O da “Bir gün yaşlanacağız, hasta olacağız, burası bize bakar” diyerek babamı ikna ediyor. Vehbi Koç Vakfı hastaneyi bedelsiz devralıyor. Amerikalılar bir şart koşuyor: Nişantaşı’ndaki gayrimenkul pahalı olduğu için 15 yıl boyunca hastane olarak kalacak ve satılmayacak. Biz de bunu kabul ediyoruz.
Üniversite ve tıp fakültesi süreci nasıl gelişti?
Gerek Türkler gerek yabancılar “Hastaneniz var, neden bir tıp fakültesi kurmuyorsunuz?” diye sorardı. Bu fikir aklıma yattı. Yönetim kuruluna getirdiğimde Harvard Business School başkanlığı yapmış John McArthur dikkat çekti ve “Tıp fakültesi diğer fakültelere benzemez, üniversiteyi yer” dedi. Nitekim dediği doğru çıktı. Büyük bir hastane kurduk, laboratuvarlar, araştırmalar derken çok ağır bir maliyet oluştu. Sonunda yılda sadece 50 mezun veriyoruz. John McArthur’un dediği aynen gerçekleşti. Şimdi tıp fakültemiz Türkiye’de bir numara.
Sağlık sektörüne bakışınız nasıl değişti?
Ömür uzadı, gelirler arttı, sigorta sistemleri gelişti. Sağlık büyük bir sektör haline geldi. Biz de araştırma-geliştirmeye girdik, kanser alanında çalışmalar yapıyoruz.
Yeni hastane yatırımlarınız geliyor değil mi?
Bağdat Caddesi’nde bir klinik kurduk. Bodrum’da donanımlı bir hastane devraldık. Antalya’da turistlere hizmet veren 6 hastane satın aldık: Lara, Kemer, Belek, Side ve Alanya’da faaliyet gösteriyorlar. 2–3 tanesini kapatıp yerine modern bir Amerikan Hastanesi inşa edeceğiz. Ayrıca Londra ve Romanya’da yeni hastane planlarımız var.
Evcil hayvan hastanesi projesi nasıl ortaya çıktı?
Veterinerlik hizmetleri dağınıktı ve kurumsal değildi. Bu yüzden VetAmerikan’ı kurduk. Tam teşekküllü bir hastane. Şimdi hayvan sağlık sigortası da yapıyoruz.
İzmir hastane yatırımınız uzun zamandır bekleniyor…
İzmir’de aslında hastane olarak yapılmamış bir binayı satın aldık. Tam teşekküllü bir hastaneye dönüştürdük. Son teknoloji ile donattık. Allianz Sigorta da 30 milyon dolarlık yatırımla ortak oldu. 5 Haziran Cuma günü de açıyoruz.
Yurt dışı planlarınız neler?
Londra’da bir ortakla hastane kurma çalışmaları başladı. Sonrasında daha büyük bir planımız var. Romanya’da da bir ortaklıkla hastane kurmayı hedefliyoruz.
Sektörün potansiyeline inanıyorsunuz ve büyüyeceksiniz diye anlıyorum.
Sağlık, Koç Grubu’nun en önemli yatırım alanlarından biri olacak. Hem hastaneler hem araştırma hem de evde sağlık hizmetleri hızla büyüyor.
Yeni sanayicilere ne söylersiniz?
Amerikalı bir iş insanı şöyle demiş: “Başarılı olmak için ya kimsenin yapmadığı bir şeyi yapacaksın ya da herkesin yaptığını daha iyi yapacaksın.” Yeni yola çıkacak sanayicilere şunları söylerim:
• Profesyonel mi yoksa patron mu olacaksınız, buna karar verin. Uykusuz geceler mi, yoksa rahat bir uyku mu?
• Gireceğiniz sektörü iyi seçin. İmkân varsa o sektörde başarılı bir firmada çalışın.
• Hırsınızı gemleyin. Hırsınız aklınızın önüne geçmesin.
• Karşınızdakinin sizin kadar akıllı olduğunu unutmayın.
• Fazla borca girmeyin, hesabınızı iyi yapın. Para kazanınca memleketinize faydanız olsun.
• Aile bütünlüğünü bozmayın.
• Eleman yetiştirin, dürüst olun, itibarınıza zarar getirmeyin.
Rahmi M. Koç ile sohbet ederken konu elektrikli ve sürücüsüz araçlara geldi. Sorumluluk tartışmasından yola çıkan sohbet, kısa sürede Çin’in teknolojisine ve ekonomisine de uzandı.
Otomotiv işiniz çok büyük, memnun musunuz yeni gelişmelerden, elektrikli araçlardan?
Otomobil yatırımları enteresandır. Herkes otomobil yapıyor, mesele satmak. Elektrikli araçlarda gidilecek çok yol var.
Siz denediniz mi?
Miami’de bir arkadaşımın arabasına bindim. “Klima açma, radyoyu açma, akü zayıflar” dedi. O zaman ne anladım elektrikli arabaya bindiğimden. Velhasıl gideceğimiz yere gidemedik. “Satacağım ama ikinci eli yok” dedi. Bu bataryalar da işi bitince atılıyor. Bu durum, hava ve çevre kirliliği açısından benzinli araçlardan daha kötü bile olabiliyor. Bu yüzden hibrit araçların en iyi alternatif olduğunu düşünüyorum. Elektrikli araçların önü açık ama yapılması gereken çok şey var.
Tesla satışları da düştü…
Tesla’yı sadece araba olarak düşünmeyin; belki yüzde 20–25’i otomobil, çoğu yazılım. Elon Musk’ı hiç tanımadım ama bana göre o bir dahi. Uzaya çok sayıda uydu gönderdi. Bunlar tüm dünyayı kapsıyor. Dünyanın her noktasıyla iletişim kurulabiliyor. Ancak hükümetlerin Starlink ile anlaşma yapması gerekiyor. Bizimkiler henüz yapmadı. Yunanistan’dayken kullanıyoruz, Türkiye’de kullanamıyoruz.
Sürücüsüz araçlar da Çin ve Amerika’da kullanılıyor…
Sürücüsüz araçların hukuki altyapısı yok. Bir kazada sorumluluğun kimde olduğu net değil. Araç sahibi mi, üretici mi, yoksa yazılım firması mı sorumlu? Bu konuda netlik yok ve yeni sorunlar da ortaya çıkmaya başladı.
Ayrıca otomotiv dünyasında, dur-kalkta motorun durmasını sağlayan sistemlerin akü ömrünü kısalttığı ve hurda akülerin de çevreye beklenenden daha fazla zarar verdiği ortaya çıktı. Dolayısıyla üreticiler bu sistemleri yeniden değerlendiriyor.
Çin, otomotiv üretiminde ve teknolojide çok ileride. Diğer ülkeler de onu takip etmek zorunda kalacak.Rahmi Bey siz son dönemde Çin’e gittiniz mi?
Çin’e ilk kez 1984’te Turgut Özal ile gitmiştik. Daha sonra çok kez gittim hem fabrikamız vardı, hem de şirketlerimiz. Çin’den Türkiye’ye ve dünyaya mal satıyordu. En son 2 yıl evvel ziyaret ettim.
Çin izlenimleriniz, Çin’e bakışınızı merak ediyorum…
Çin’in ilginç tarafı şu: ekonomi liberal, yönetim otoriter. Devlet, kaynakları istediği alana kimseye sormadan yönlendirebiliyor. O dönemde iki alana özellikle odaklandılar. Biri ulaşım ve elektrik altyapısıydı, diğeri ise teknoloji ve üretim.
Eskiden daha çok kopya ve taklit üzerinden ilerledikleri söylenirdi. İki temel hedefleri vardı: pazar payını büyütmek ve bilgiye erişmek. Bugün ise artık bilgi ihraç eden bir ülke haline geliyorlar.
Ancak Çin’in kendine özgü ciddi sorunları da var. Gelir dağılımı çok dengesiz; bir kesim son derece zenginleşirken, büyük bir kesim hâlâ aynı seviyede değil. Ayrıca iletişim teknolojilerinin yaygınlaşmasıyla, ülkenin en ücra köşesindeki insanlar bile dünyanın geri kalanındaki yaşam standartlarını görüyor ve aynı şeyleri talep ediyor.
“Golden Triangle” (Çin’in Pekin, Shanghai ve Guangzhou–Shenzhen’den oluşan bölgesi) bölgelerinde yaşayanların ve yurt dışındaki Çinlilerin gelir seviyelerini görmeleri de beklentileri sürekli yukarı çekiyor.
Bir diğer konu da çalışma temposu. Çin’de insanlar neredeyse durmaksızın çalışıyor. Bu durum uzun vadede ciddi bir sosyal baskı yaratıyor ve hükümeti zorlayan bir faktör haline geliyor.
Öte yandan altyapıyı hızla geliştirmek için müteahhitlere çok büyük kaynaklar aktardılar. Çin Kalkınma Bankası sadece 2024 yılında altyapı projelerine neredeyse 150 milyar dolar kredi sağladı. Ancak bu modelde de sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Büyük müteahhitlerden bazıları iflas etti. Devlet bankaları bu durumdan etkilendi. Ellerinde arsalar, yarım kalmış projeler, bitmiş ama satılamamış konutlar ve devasa binalar var.
Yani Çin’in işi dışarıdan göründüğü kadar kolay değil.
Bunun yanı sıra kazandıkları dövizleri önemli ölçüde Amerikan devlet tahvillerine yatırdılar. Bu da ABD üzerinde bir tür finansal baskı unsuru oluşturuyor. Bununla da Amerika’yı tehdit ediyorlar.
Yapay zekâ ile aranız nasıl?
Bu konuda da hukuki sorunlar var. Yapay zekânın yaptığı hatanın sorumlusu net değil. Gerek otonom araçlarda gerek kaza ve can kaybı durumlarında kimin sorumlu kabul edileceği belirsiz. Ameliyat teknolojisinde yapılan hatalarda da aynı soru ortaya çıkıyor.
Ayrıca çok geniş bir konu: Kaç kişi işsiz kalacak?
Geçen gün benim de bir tecrübem oldu. Bir rapor yaz dedim. Sırf kontrol için bana gönderdi. “Bu rapor sert mi olsun, emir verir gibi mi olsun, sevgi dolu mu olsun, süslü kelimelerle mi yazılsın, yoksa klasik İngilizce mi olsun?” gibi sorular sordu. Doğrusu korktum.
Şahsi kanaatim, insan faktörünün tamamen ortadan kaldırılamayacağı yönünde.
New York’ta bir kafe açılmış. İçeri girdiğinizde cep telefonunuza ne içmek istediğiniz soruluyor. Bir robot siparişinizi getiriyor. Kredi kartı numaranızı da biliyor ve hesabınızdan tahsil ediyor.