Bu haftaki yazımda, son günlerde kamuoyuna yansıyan ve Türkiye’yi yurt dışında tanıtmayı hedeflediği söylenen dizi teşviklerini irdeleyeceğim. Öncelikle belirtmeliyim ki, tanıtım, parayla değil; değerle yapılır.
Dr. Zekeriya Bingöl-Akademisyen/Kültür ve Turizm Uzmanı
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, yurt dışında izlenme oranına göre dizilere bölüm başına 100 Bin Dolar teşvik verileceğinin açıklanması; yalnızca bir destek politikası değil, aynı zamanda nasıl bir Türkiye anlatısının dünyaya sunulduğu sorusunu da beraberinde getiriyor. Mesele sadece dizilere para vermek değil; neyi, kimi ve hangi değerleri tanıttığımızdır.
Son günlerde Mehmet Nuri Ersoy’un, Türkiye’yi yurt dışında tanıtan dizilere bölüm başına 100 Bin Dolar teşvik verileceğini açıklaması kamuoyuna yansıdı. Açıkçası bu açıklamayı duyduğumda durup düşündüm: Memleketin başka derdi kalmadı da sıra dizilere mi geldi?
Hangi dizi, kimi, neyi tanıtıyor?
Elbette kültür-sanat desteklenmeli. Elbette tanıtım önemli. Ancak mesele tam da burada başlıyor: Hangi diziler, kimi, neyi tanıtıyor? Bugün “Türkiye’yi tanıtıyor” denilen dizilerin büyük bir kısmına baktığımızda; ne gelenek var, ne görenek, ne aile yapısı, ne kültürel derinlik…
Her hikâyede abartılı bir zenginlik, bitmeyen entrikalar, şiddet, güç gösterisi, hizmetçi–patron ilişkileri ve kimin eli kimin cebinde belli olmayan ilişkiler ağı…
Bu mudur Türkiye?
Anadolu’nun irfanı yok.
Mahalle kültürü yok.
Aile bağları yok.
Misafirperverlik yok.
İnanç, edep, ölçü yok.
Ama ne var?
Gösteriş var, yapay ihtişam var, yozlaşmış ilişkiler var
Şimdi bu dizilere “ülke tanıtımı” diyerek 100 Bin Dolarlık teşvikler vermek bana son derece tuhaf geliyor. Çünkü önce içerik, sonra teşvik olmalı.
Önce bu dizilere bir çekidüzen verilmesi gerekir. Senaryolara, karakterlere, anlatılan hayata bir dur denmesi gerekir.
Bir ülke dizilerle tanıtılacaksa; o diziler, o ülkenin ruhundan iz taşımalı.
Kapadokya’yı gösterip ruhunu gizlerseniz,
İstanbul’u fon yapıp insanını çarpıtırsanız,
Ege’yi sadece manzara yapıp kültürünü yok sayarsanız,
Şanlıurfa’yı tarihsiz, inançsız ve maneviyatsız bir dekor hâline getirirseniz,
Mardin’i çok dilli, çok kültürlü kadim yapısından koparıp sadece taş binalara indirgerseniz; bunlar tanıtım olmaz, yanılsama olur.
Çünkü bu şehirler sadece görüntü değildir;
Urfa dua ile yoğrulmuştur,
Mardin birlikte yaşama kültürünün adıdır.
Bu ruhu yok sayarak yapılan her tanıtım, gerçeği değil, bir senaryo fantezisini pazarlamaktır.
Üstelik mesele sadece kültür de değil. Ekonomik olarak zor bir dönemden geçen, turizmcisi ayakta kalma mücadelesi veren, gençleri iş arayan, çiftçisi borçlu bir ülkede; önceliğin nerede olması gerektiğini iyi tartmak gerekir. 100 Bin Dolar küçük bir para değil. Hele ki yüzlerce bölümü düşünürseniz.
Benim itirazım sanata değil. Benim itirazım, neyi desteklediğimizi sorgulamadan destek vermeye.
Eğer gerçekten Türkiye’yi tanıtmak istiyorsak;
– Anadolu insanını anlatan hikâyeleri,
– Kültürüyle barışık yapımları,
– Tarihini çarpıtmayan dizileri,
– Ahlâkı ve estetiği birlikte taşıyan senaryoları destekleyelim.
Aksi hâlde, dünyaya “Türkiye” diye pazarladığımız şey; bu toprakların gerçeği değil, senaristin hayalidir.
Unutmayalım, bir ülke dizilerle tanıtılabilir ama yanlış dizilerle yanlış tanınır.